Nereye, Ey Gözyaşlarımın Sıcaklığı?


Yayınlama: 6 ay önce

Son güncelleme: 6 ay önce

Okuma süresi: 3 dakika

Eserleri ile edebiyat tarihimizin adeta asırlık çınarı haline gelmiş büyük bir şairin aramızdan sessiz sedasız ayrılmadan önceki son 7 yılına tanıklık edin.

Yıl 2001... Yer İstanbul, Ümraniye. Her geçen gün kötüye giden maddi durumu sebebiyle, geçim derdine düşen Ömür (Tokgöz) Hanım, sonunda ev işlerini bir kenara atıp iş bulmaya karar verir. Haftalar aylar süren iş bulma çabalarına rağmen bir türlü olumlu sonuç alamaz. Yine de vaz geçmez bu kararından Ömür Hanım. Komşusunun kızı Fatma'nın yardımıyla bir kaç iş bulur, çalışır ama nedense tutturamaz; bırakır. Fatma daha sonra, ''Kadıköy'de ajansların olduğunu ve oralarda mutlaka kendine göre bir iş bulabileceğini'' söyler. Ömür Hanım ertesi gün tutar Kadıköy'ün yolunu ve bir kaç ajansa, ''işsiz olduğunu, bir iş talebi için geldiğini'' bildirir. Bir ajans Ömür Hanım'ı dinler; ''daha önce hangi işlerde çalıştığını, nasıl bir iş düşündüğünü'' sorar. Ömür Hanım da ''Ne iş olsa yaparım'' der.

Ajans yetkilisi, masasında dosyaları karıştırırken başını kaldırır ve bu kez ''bir yaşlı adama bakıp bakamayacağını'' sorar. 

Ömür Hanım ajansın kapısından, evine dönmek üzere yola çıktığında çok mutludur. Çünkü aylarca süren iş bulma çabaları sonuç vermiş ve sonunda aradığı işe kavuşmuştur. O akşam koca bir tencere et pişer Ömür Hanımların evinde ve o sevinçle, afiyetle yerler. Nasıl olsa artık bir iş bulmuştur...

Ama yine de Ömür Hanım'ın içinde kuşkuyla karışık bir tedirginlik vardır. Tanımaz etmez adamı. Bakacağı yaşlı adam nasıl biriydi acaba? Huysuz mu? Yüzü asık mı? Yoksa bunak mı? Ya da sinirli mi? Altına eder mi? Ömür Hanım yüzünü ekşitir birden. 


Sabah olduğunda Ömür Hanım, yol boyu bu düşüncelerle Kadıköy'e, bakacağı yaşlı adamın evine varır ve kapıyı çalar. 

Ömür Hanım artık işe başlamıştır. 

Henüz aradan iki ay geçmiştir ki, komşu kızı Fatma evlerine misafirliğe çağırır Ömür Hanım'ı... 

Fatma 22 yaşında genç bir kızdır. Çaylar içilir, börekler yenir; havadan sudan, kötüye giden yaşam koşullarından bahsedildikten sonra laf döner dolaşır, iş konusuna gelir. 


Fatma sorar:

- Ee, iki aydır çalışıyorsun, nasıl beğendin mi işini? Adam nasıl biri, kimdir, necidir?

- Bilmiyorum, der Ömür Hanım. Pek konuşmuyoruz ki...

Komşu kızı yüzünde parlayan bir şaşkınlık ifadesiyle:

- Aaa, der. Nasıl olur? İnsan baktığı adamın kim olduğunu, ne olduğunu bilmez mi? Hiç mi sormak gelmedi aklına?

- Yok vallahi, hiç bilmiyorum, sormadım da. Yalnız ters ve aksi biraz... O yasak bu yasak... Eve hiç kimseyi almaz, gelenleri kapıdan kovar; televizyonu açmaz... Sıkılıyorum anacım, bırakacağım...

- Bırakma, neden bırakıyorsun ki işi zor buldun zaten? Kolay mı bu zaman da iş bulmak öyle?

- Bilmem ki çok garip adam. 

- Adını da mı bilmiyorsun?

- Ha, adı Fazlı'ymış galiba. Yazı mazı yazıyor işte. Bilmiyorum.

- Yarın bir bak etrafa; kimdir, necidir? Yazar mı, şair mi? İn mi, cin mi? İyice bir öğren, bana haber et...


Ömür Hanım, ertesi gün çalıştığı bu evdeki işlerini bitirdikten sonra, köşesinde birşeyler yazmakta olan yaşlı adama yaklaşır ve pat diye sorar:

- Efendi, sen kimsin?

Yaşlı adam da ona ''Ne oldu?'' diye sorar.

-Bizim komşunun kızı var. Fatma! Senin şair yazar olduğunu söyledi de...

Yaşlı adam gülümseyerek:

- Yarın o kız bana gelsin, der. O gelmezse sen de gelme...

Ömür hanım kısık ve cılız bir ses tonuyla ''tamam'' diyebilmiştir.


Akşam Fatma'ya açıklar durumu Ömür Hanım:

- Fatma, Fazlı Amca seni istiyor. Yarın gelsin, yoksa sen de gelme dedi.

Fatma şaşırır, gerçekten de çok merak etmiştir adamı. ''Kimdir, neden onu yanına çağırabilirdi?'' 

Ömür Hanım ısrar eder. Mutlaka gelmesini ister; yoksa yaşlı adam onu da almayacaktır eve...

Fatma sonunda razı olur ve sabah olduğunda her ikisi de yola koyulurlar. Ama çantaları yoktur omuzlarında. Çünkü yaşlı adam onu da yasak etmiştir.

Fatma'nın üzerinde siyah renkli, kırmızı otantik işlemeli bir elbise vardır o gün.


Eve varırlar. Yaşlı adam kapıyı bir açar ki karşısında Ömür Hanım ve komşu kızı Fatma...

Yaşlı adam gülümser. Fatma şaşkınlıktan küçük dilini yutacaktır nerdeyse.

Ağzı açık kalmış ve gözleri kocaman olmuştur. Çünkü karşısında koca çınar gibi gülümseyerek duran o yaşlı adam, Ömür Hanım'ın Fazlı Amca diye bahsettiği büyük şair Fazıl Hüsnü Dağlarca'dır.

Şair içeriye buyur eder ikisini de...


Fatma yüzündeki aynı şaşkın ifadeyle içeriye girip etrafa baktığında adeta büyülenmiştir. Fotoğraflar, dosyalar, ödüller, kitaplar, kitaplar...

Demek Dağlarca burada yaşıyordu. 1967'de ABD'deki Milletlerarası Şiir Forumu tarafından ''En iyi Türk Şairi'' seçilmişti O. İlkokul sıralarında bayramlarda şiirlerini ezberleyip okuduğu, fotoğraflarını ansiklopedilerde ve televizyonda gördüğü Dağlarca şimdi yanındaydı. Onu evine davet etmişti. Hala inanası gelmiyordu. 


-Fatma geldi mi Fatma, diye seslenir Dağlarca.

O incelmiş ve titrek sesiyle:

- Evet, geldim, der Fatma; onun ödüllerinden kaldırdığı başını Dağlarca'ya doğru çevirerek...

Koca Çınar ellerini uzatır Fatma'ya... Fatma tutar. Sımsıcaktır Dağlarca'nın elleri...

''Ben kimim'' diye sorar Koca Çınar...

Fatma ise orada, tam karşısında duran insanın Dağlarca olduğuna hala inanamayan bir sesle:

- Fazıl Hüsnü Dağlarca, der.

Yanına, kanepeye oturtur Fatma'yı...

Eliyle Ömür Hanımı işaret ederek:

- A kızım, Üç aydır bu kadın geliyor gidiyor, geliyor gidiyor...

Bir kere de merak edip sormadı kim olduğumu. Tanımıyor, bilmiyor...

Onu kovdum, seni aldım... Anlaştık mı?

Ömür Hanım'ın yüzünü korku bürür.

Fatma bunun bir şaka olduğunu anlamıştır.

- Yok, olmaz, der. Onun ihtiyacı var. Ben zaten çalışıyorum.

- Peki o zaman, beni sık sık ziyarete gel bundan böyle olur mu?

Fatma tam 7 yıl boyunca ziyarete gelir Dağlarca'yı...

Dağlarca 7 yıl boyunca Atatürk'ü, Yassıada olaylarını, Nazım'ı, Cemal Süreya'yı, Orhan Veli'yi, Cengiz Aytmatov'u ve bir çok yazar şair dostlarını, onlarla ilgili anılarını, yaşadığı aşkları, kazandıklarını, yitirdiklerini anlatır Fatma'ya... 

''Küçükken bir civciv buldum sokakta. Bacağına bir ip bağladım. İpin ucunu da gömleğimin cebine iğneledim. Civcivi cebime koydum, onla bütün gün oynadım. Sonra hava karardı, akşam oldu. Eve götürsem biliyorum ki annem bana kızacak. Evin karşısındaki duvardan bir tuğla çıkardım. Civcivimi buradaki boşluğa koydum. Tuğlayla da kaçmasın diye önünü kapattım. Sabah koşa koşa gittim yanına. Bir baktım ki civcivim ölmüş. O gün anladım, sevdiğini kendine saklamak cinayettir. Bunu evliliğe kadar götür. Hayatın her anında gerçektir.''

Espriler, şakalar da yapar. 

Fatma oynar, güler; Dağlarca da ona alkış tutarak eşlik eder.

En çok sevdiği türküdür, ''Geçti dost kervanı...'' 

Edebiyattan, şiirden konuşurlar... Orada, kendi ismiyle aynı olan, Fazıl Hüsnü Dağlarca sokağındaki evinde...

Tam 7 yıl...


Ve bir gün Dağlarca hastalanır. Kronik böbrek yetmezliği ve kateter enfeksiyon sebebiyle aniden hastaneye kaldırılır.

Doktorlar yapılan tedaviler sonunda, ''durumunun iyiye gittiğini, bir kaç gün içinde ayağa kalkabileceğini'' söyler. 

Fatma 7 yıl boyunca olduğu gibi, yine yanındadır Dağlarca'nın. Başka ziyaretçi kabul etmez...

Gülümsemesi hiç silinmez yüzünden...


Hastanede kaldığı odanın, açık kapısından gelen sesleri dinler Dağlarca...

Yatağından doğrulur:

- Ne oldu savaş mı çıktı? diye sorar oradakilere...

Sonra yatağında bir çocuk gibi kıvrılarak, içini çeke çeke ağlar.

Orada bulunan bir kişi: 

- Yok, der savaş yok...

- Savaş çıkmasın, der Dağlarca... Sonra bu vatan, bu insanlar...

Hüngür hüngür ağlar yatağında Dağlarca... Ve mırıldanır yalnızca kendisinin duyacağı bir sesle:


''Söyle sevda içinde türkümüzü,

Aç bembeyaz bir yelken

Neden herkes güzel olmaz,

Yaşamak bu kadar güzelken?''


Koca Çınar gittikçe kötüleşir. Hastalığı iyiden iyiye kendini hissettirmektedir. Artık iki gözü de görmüyordur. Ölüm duygusu içine daha bir yerleşir ama ölmeyi de istemez. Geriye döner sesinin yankısı... Azalır, yiter...


''Nereye, ey göz yaşlarımın sıcaklığı,

Ki başka birisi yok beni duyan.''


İnsanları düşünür ve geride bırakacağını düşündüğü yaşamı... Kopamaz yüreğine, gökyüzüne düğümlediği mavilerden...


''İnsan, dallarla, bulutlarla bir,

Ayrı maviliklerden geçmiştir

İnsan nasıl ölebilir,

Yaşamak bu kadar güzelken?''


Dağlarca, Altunizade'deki Başkent Üniversitesi İstanbul Hastanesi'nde enfeksiyonun antibiyotiklere yanıt vermemesi sebebiyle yoğun bakıma alınır. Fakat tüm müdahalelere rağmen 15 ekim 2008 günü, saat 16:50'de edebiyatımızın koca çınarı büyük şair Fazıl Hüsnü Dağlarca 94 yaşında hayata gözlerini yumar.

Vasiyetinde Atatürk İlke ve İnkılapları ile çağdaşlık vurgusu yapan Dağlarca, bugüne kadar yayımlanmış ve yayımlanacak bütün kitaplarının gelirini, kendi adına müze kuran Bilfen Okulları'nda okuyan burslu öğrencilerin eğitimi için kullanılmasını vasiyet etmiş, Kadıköy'deki evininse ''Dağlarca'nın gökyüzü'' olmasını dilemişti.

Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın son yolculuğuna aile fertleri, edebiyat ve siyaset camiasından önemli isimlerin yanı sıra bir çok vatandaş da katıldı. Tabi orada o kalabalığın arasında iki kişi daha vardı. 7 yıl boyunca Dağlarca'nın bakımını üstlenen Ömür (Tokgöz) Hanım ve nemli mavi gözleriyle Dağlarca kızı Fatma... Dağlarca'nın gözleri de mavidir... 

Ve ne tesadüftür ki o gün Fatma'nın üzerinde, 7 yıl önce daveti üzerine, Dağlarca'yla evinde ilk buluşacakları gün giymiş olduğu siyah renkli, kırmızı otantik işlemeli o elbise vardır. 

Fatma gökyüzü mavisi gözlerinden süzülen ''göz yaşlarının sıcaklığını'' bırakır elbisesinin üzerine...


Ömür Bingül

Akatalpa Dergisi - Mayıs 2009


Yorumlar

Yorum Yap

Benzer İçerikler
  • Adressiz Bir Mektup
    Adressiz Bir Mektup

    Islıkla Çalınan TangoTakvimler 2 Mayıs 1925'i gösterirken, Kız Kulesi'nin, o mat renkli kışlığını çı..

fazıl hüsnü dağlarca sanat edebiyat şiir kim kimdir